.:. Zile için | Zileweb.Com ... 2008-2017 .:.

     
Üye Ol veya Giriş Yap

Kullanıcı:
Şifre:
Hatırla: 
Üye Ol:Şifremi Unuttum


 
  • Ana Sayfa
  • Zile Dökümanlar
  • Forumlar
  • Haberler
  • Resimler
  • Videolar
  • Oyunlar
  • Zile Firma Rehberi
  • Zile Linkler
  • Z.Defter
  • Sitede Ara
  • - Bu Sayfa 0,14 Saniyede Yüklendi

     » Ana Bağlantılar
  • Ana Sayfa
  • Top List
  • Forumlar
  • Sitede Ara
  • Dosyalar
  • Dökümanlar
  • Resimler
  • Hakkımızda
  • Haberler
  • Dost Siteler
  • Videolar
  • Üyelerimiz
  • Oyunlar
  • Tavsiye Et
  • Radyo Dinle
  • Facebook
  • İletişim
  • Z.Defteri

  •  » Diger Bağlantılar
  • Zile Videoları
  • Zile Okul Videoları
  • Zile Yerel Seçim Videoları
  • Zile ve Yöresi Oyun Havaları
  • Zile Köy Videoları
  • Zile Kırk Hatim Videoları
  • Müftü Arif Kılıç Sohbetleri
  • Sizden Gelen Videolar
  • Eski Zile Resimleri
  • Yeni Zile Resimleri
  • Eski Zile Ahalisi Resimleri
  • Yeni Zile Ahalisi Resimleri
  • Zile Kış Resimleri
  • Zile Okul Resimleri
  • Zile Kalesi Resimleri
  • Sizden Gelen Resimler
  • Zile Makaleleri
  • Zile Hakkında
  • Zile Dökümanları
  • Zile'nin Ünlüleri
  • Zile Köyleri
  • Zile Nöbetçi Eczaneler
  • Zile Telefon Rehberi
  • Zile Haritası

  •  » Istatistikler
    IP Adresiniz : 54.91.16.95
    Son Üyemiz : bargenx
    Toplam Üye : 1133
    Aktif Üyeler :
    Aktif Kişi : 69
    Aktif Üye : 0
    Bugün Tekil : 113
    Bugün Çoğul : 377
    Toplam Tekil : 862377
    Toplam Çoğul : 6063741


     » Güzel Sözler

     » Programlar/Dosyalar
      En Yeniler
      En Hitler

     » Zileweb.com Sayaç

    Yandex.Metrica




    Kırık Dökük Anılar | Zile için | Zileweb.Com
     » Kırık Dökük Anılar
    Yazı Buyutu :  

    Kırık Dökük Anılar -ilkokulum Sakarya - 1

     

     Zile Sitesi’nde gurbetteki Zilelilerin yazmış oldukları duygu ve özlem yüklü satırları okurken, birçoklarınız gibi benim de içim “cız” ediyor,  gözlerim doluyor…Eee dile kolay, memleketten ayrılalı tam tamına 32 yıl oldu. “Zaman, unutmak için en iyi ilaçtır” derler ama, memleket söz konusu olduğunda “zaman” ilaç değil, aksine sıla özlemini besleyen, büyüten, her geçen gün çoğaltan bir gıda oluveriyor…Ne diyelim, Allah daha başka sıkıntı vermesin. Ayrılık kolay değil ama özlemenin de ayrı bir tadı var…

     

    Doğduğumdan, Liseyi (EML) bitirip, Üniversite tahsili için ayrıldığım  1978 yılına kadar dolu dolu geçen Zile yıllarımın her dönemi ayrı bir güzel ama İlkokul’un tadı bir başka…Sizlere 1967  yılında başlayan Sakarya İlkokulu yıllarımdan unutamadığım birkaç anımı, müsaadenizle aktarmak istiyorum.

     

     Benim ilk okulum, halen Sakarya Lisesi olarak hizmet veren binanın kuzey tarafındaki,  tamamen betonla kaplanmış bahçede;  taş duvarlı bodrum üzerine tek katlı,    8-10 (belki daha az) sınıflı, tatlı bir kâgir  binadan ibaret SAKARYA İLKOKULU’ydu...

     

    Güney tarafında kerpiçten kalınca bir duvar, duvarın öte tarafında, kocaman dut, elma, vişne, kiraz, erik ve kayısı  ağaçlarının süslediği yemyeşil bir bahçesi vardı….Duvarın hemen dibindeki 5-6 musluklu çeşme ve bahçenin güney ucunda, bugünkü Nazım Bey Konağı’na yakın, sıra sıra dizilmiş tuvaletler okulu tamamlıyorlardı.

     

    Güneybatısında, Elbaşoğlu Camii’nin güneyine düşen bölümde;  üzeri ahşap çardağa saran, pembe, mor, beyaz çiçekler açan  sarmaşık ve üzüm asması ile kaplı, ortasında fıskıyesi olan yaklaşık 1,5 metre çapında 60-70 cm. yüksekliğinde bir havuz bulunurdu. Müdür ve öğretmenlere mahsus olan  bu bölüme talebelerin girmesi yasaktı.(Tabii gündüzleri; geceleri bütün okul bizimdi.)

     

     Şimdi gözümde canlandırdığım kadarıyla binanın toplam alanı tahminen 250-300 metrekare kadardı. Hemen hemen kare şeklinde idi ve tam orta yerinde gri boyalı ana giriş kapısı bulunurdu. Bu kapının önündeki 2-3 metrelik sahanlığa  sağlı sollu iki beton merdivenle çıkılırdı. Ana kapıdan girince 100-150 metrekare kadar bir salon ve bu salonun doğu, batı ve güneyine sıralanmış sınıflarla, Müdür ve Öğretmenler (?) odaları bulunurdu. Duvarlar kireçle karışık alçı, zemin tahta idi. Bu tahtalar, çürümemesi için “karayağ” dedikleri, kullanılmış  motor yağıyla yağlanırdı. Bizler  pek aldırmazdık ama, sanırım öğretmenler bu yağ kokusundan pek de hoşnut değillerdi… Sıralar ve öğretmen masa-sandalyesinin tamamı,  ahşaptandı…

     

     Bizim sınıfımız okul binasının güneybatı köşesindeydi. Bir penceresi camiye, diğer penceresi arka bahçeye bakıyordu.

     

     Öğretmenimiz, “Kambur Yusuf” lakaplı  Yusuf bey  birkaç hafta sonra değişti. Hep lakabıyla anıldığı için, soyadını tam olarak hatırlayamıyorum ama, sanki “YAKUPOĞLU” diyesim geliyor… Hayatta ise sağlık;  ahirete göçtü ise Allah’tan rahmet diliyorum…

     

     Okul Müdürümüz, (Allah sağlık ve uzun ömür versin) Veli ULUEKMEKÇİ’yi   birkaç cümle ile geçiştirmek onun emeklerine saygısızlık olur. Bu değerli Eğitim Sevdalısı için  onlarca makale yazılması gerekir. İnşallah gelecek sefer de onun hizmetlerinden bahsederiz…

     

     Aysel KUŞÇUOĞLU, Yusuf CENK, Kamil ÖZAYDIN, Mustafa BAŞAR, Hüseyin DEMİRCAN, isimleri aklıma gelen öğretmenlerimiz… İsimlerini unuttuklarım varsa, bu benim yaşlandığımı gösterir ki, bunun için de yapılacak bir şey yok maalesef

     

     Okula başladıktan birkaç hafta sonra öğretmenimiz Yusuf beyin yerine Mustafa ŞENDOĞDU  (Allah rahmet eylesin, mekanı cennetin en güzel köşesi olsun) isminde, 30 yaşlarında, orta boylu, saçları hafif kırlaşmış, dereceli gözlüklü bir öğretmen geldi. Diğer arkadaşları bilmem ama, ben bu öğretmeni çok sevdim. O da beni sevmiş olmalı ki, beni sınıf başkanı olarak atadı ve 5 yıl boyunca da tüm yaramazlıklarıma ve çokbilmişliğime rağmen bu görevi benden almadı.

     

     Öğretmenimiz çok idealist, bir o kadar da bilgiliydi. Yanlış bilmiyorsam Köy Enstitüsü mezunu idi ve kendilerine o dönem verilen eğitim gereği, insan ve hayvan sağlığı, tamircilik, çiftçilik, hayvan yetiştiriciliği,  arıcılık, marangozluk, inşaatçılık… gibi ülkemizin kalkınmasında ve günlük hayatta ihtiyaç duyulan hemen her konuda bilgi sahibi idi.  Fransızca ve İngilizce biliyordu.  Bize öğrettiği 3-5 kelime Fransızca ve İngilizce ile evdekilere ve diğer sınıftaki talebelere hava atıyorduk. Öğretmenimizin diğer en önemli özelliği, bildiklerini bizlere öğretmek için adeta kendisini  parçalamasıydı. (Belki de bu yüzden hastalanarak, 40’lı yaşlarda hayata veda etti.)

     

     Diğer sınıfların aksine bizim sınıf, Beden Eğitimi ve Müzik dersleri yapmazdı. Daha doğrusu biz yapmak isterdik de, öğretmenimiz, sınıfın seviyesinin çok düşük olduğunu söyleyerek, bu derslerde ya Matematik ya da Hayat Bilgisi (Fen) dersi yapardı…Ben her iki dersi de çok sevdiğim için hiç sıkılmazdım.Okuldan çıktıktan sonra zaten eve gitmiyoruz,  akşama kadar top peşinde koşuyoruz, bundan iyi Beden Eğitimi mi olur? Müzik dersen, radyodan veya  plaktan ezberlediğimiz türküleri her yerde her fırsatta söylememize kimse engel olmuyor, ayrıca Müzik dersi yapmaya ne gerek var?..

     

     Nadiren çıktığımız Beden Eğitimi derslerinden birinde öğretmenimiz bize, yıllar sonra adının “hentbol” olduğunu öğrendiğim,  bir oyun oynatmıştı. Daha önce hiç görmediğimiz, duymadığımız bu oyunu çok severek oynamıştık. Hatta 207 Fevzi EKEN’in oyun içerisinde, (güya) oyun gereği, topu kucağına bastırıp bahçeyi dört dolandığını, takım arkadaşları da dahil, topu  uzun süre hiç kimseye vermediğini hiç unutamam

     

     Rahmetli öğretmenimizin tek kusuru, biraz sinirli olmasıydı. Bu durumun bizlere yansıması bazen çok şiddetli oluyordu. 204 Sadettin KORKMAZ, 372 Mehmet HANÇER , 443 Hasan KAZANIR ve 447 Zeki ALTUN,  bu konuda en çok mağdur olan yaramazların başında geliyorlardı… Bir seferinde bunlarla birlikte, benim de içlerinde olduğum 7-8 talebenin, kömürlükte kalın sopa ve tekme-tokatla yediğimiz dayak, okulda ve mahallede oldukça büyük yankı uyandırmıştı…

     

     Eski okulumuzla özdeşleştirdiğim birkaç olay daha var ki onlardan da bahsetmesem bu yazı yarım kalır…

     

     İlk hatırladığım şey “süt” ve “çörek”… O zamanlar Amerikan yardımı  (!?) olarak Türkiye’ye gönderilen süt tozu,  suyla karıştırılıp kaynatılarak süt şeklinde talebelere dağıtılırdı. Sütün yanında bir de, süttozuyla yapılmış çörekler veriyorlardı ki, bunun tadı hala damağımdadır…

     

     Sabah ilk dersin sonlarına doğru ikisi de rahmetli olan hademeler  Çobanoğun Üsüyün Abi ve Ayşe Dudu Aba, ellerinde süt dolu kalaylı bakır güğümlerle kapıyı çalarak sınıfa girerler, birisi sınıfın bir tarafından, öteki de diğer tarafından başlamak üzere, bizlerin kumaş mendile sarılı olarak çantamızda taşıdığımız naylon bardaklarımıza sırayla sıcak süt doldururlardı. Sütü genellikle evden getirdiğimiz şekerle;  şeker getirmeyi unutanlar da  şekersiz olarak içerdik. Bu arada sütü dökeni mi ararsın, soğumasına sabredemeyip sıcakken içip ağzını-dilini yakanı mı, ya da kendi sütünü içip, arkadaşınınkine göz koyanı mı!..

     

     Sizler ilk defa ne zaman telefonla konuştunuz bilemem ama, ben ve bizim sınıfın belki de tamamına yakını, ilk telefon konuşmamızı 1970 senesinde yine Sakarya İlkokulu’nda  yaptık. Öğretmeniz bir gün sınıfa girerek, birazdan “İstiklâl İlkokulu 3. Sınıf  talebeleriyle karşılıklı olarak telefonla konuşacağımızı” söylediğinde herkes sevinçten havalara uçmuştu. Sınıftan çıkarak yan taraftaki Müdür beyin odasının önünde tek sıra olduk. Müdür Veli bey, masasında duran siyah manyetolu telefonla önce Postane’yi arayıp İstiklâl İlkokulu’nu bağlattırdı, karşısına çıkan (muhtemelen Müdür) kişiyle kısa bir konuşma yaptıktan sonra, telefonu bizlere verdi. Telefonu heyecandan  zangır zangır titreyen eline alan her talebe, yine heyecandan titreyen sesiyle, kendisine daha önceden ezberlettirilen (meselâ; ben Sakarya İlkokulu 3-B sınıfından 260 numaralı Halit UYGUN, siz kimsiniz?..) cümleyi hazırol vaziyette, nerdeyse nefes almadan söylüyor, sonra ahizeyi yanındakine veriyordu. Olay o kadar mekanik bir şekilde sürüyordu ki, hiç kimse bırakın karşıda kiminle konuştuğunu, kendisinin bile  ne söylediğinin farkında değildi.Bunun hiçbir önemi yoktu çünki, bazılarımızın ilk defa  gördüğü, birçoklarımızın da hiç dokunmadığı telefonla konuşuyormuş ve dinliyormuş gibi yapmak bile, tek başına bizi heyecanlandırmaya yetiyordu…

     

     Bu yıllardan aklımda kalan diğer şeyler de; öğretmenimizin sık sık aldırdığı Hürriyet gazetesinden öğrendiğim, Ay’a ilk ayak basan astronotların isimlerinin Neil ARMSTRONG, Edwin ALDRIN, Michaelle COLINS olduğu ile  Amerikan Başkanı Nixon’ın  isminin ortasındaki garip  “x” harfinin “iks” diye okunduğudur…

     

     Bizler o tatlı yılları dolu dolu yaşarken, okulun güney tarafındaki bahçede, yeni bir okul binası yapılmaya başlandı. Başlama tarihini tam olarak  hatırlayamasam da, 1970 yılının başlarında bitirildiğini, 1969-70 öğretim yılının ikinci yarısında taşındığımızdan dolayı biliyorum.

     

     Yeni okul binasındaki ilk günler oldukça heyecanlıydı. Kocaman pencereler, mozaik merdivenler ve zemin, bembeyaz seramikten tuvaletler ve lavabolar, elektrikli kapı zili, konferans salonu, metal bacaklı sıralar ve yeşil betondan yazı tahtası v.b. birçok şeyle ilk defa burada tanışıyorduk. Hele hele, tuvalet rezervuarlarından sarkan zincirlerin ucundaki plastik tutamaçlar hemen her talebenin dikkatini çekmişti. 5-6 cm. boyunda, 1,5-2 cm çapında, beyaz plastikten yapılmış ve  ucunda  kırmızı renkli bir kapak bulunan bu nesnelerin 3-5 gün  içerisinde sayıları büyük oranda azaldı. Bunun nedeni de, hızla çekip yanlışlıkla kopardıktan sonra korkup bir yerlere atanlar ve hoşuna gittiği için özellikle söküp götürenlerdi. (Ne yapacaklarsa!..)

     

     Yeni okula taşındıktan kısa birkaç ay sonra eski okulumuzu yıktılar. O zamanlar hiç birimizin önemsemediği bu yıkım olayı, yıllar sonra benim içimde kanayan bir yara olmaya, gün geçtikçe de daha fazla üzmeye ve öfkelendirmeye başladı.

     

     Kimler, ne için yıktırdı  bilemiyorum fakat, “çok yanlış bir iş yapıldığını bugün herkes kabul ediyordur”  herhalde… Yıkılmasa idi, “İdare Binası veya küçük bir Müze olarak kullanılamaz mıydı” diyecek olsam da, artık bunun hiçbir anlamı ve önemi yok…

     

    Burayı yıktıranların bizlerle birlikte kendilerinin de birçok anısını böylelikle tarihe gömüyor, geçmişle olan bağlarının bir kısmını kendi elleriyle koparıyor olmalarını nasıl düşünemediklerine şaşıyorum… Yazık, çok yazık!..

     

     Başkalarını bilmem ama, benim bu sorumsuzluğa karşı üzüntüm ve  kızgınlığım hiçbir zaman geçmeyecek!..

     

     Halit UYGUN

     

    ANKARA

     




    Kategori :     Ekleyen : zelanakkas    Okunma Hiti : 2322



     » Bilgi Notları Kategorileri
    Dosya Ekle  
    Diğer Dökümanlar  (4)
    Zile Dökümanları  (69)
    Zile Hakkında  (13)
    Zile Makaleleri  (146)

     » En Çok Okunan Notlar
    ZİLE'DE KARA.. 32848
    MUTFAĞIMIZ.. 19512
    ZİLE MAHALLE .. 18604
    TARİHİ V.. 17434
    ZİLEYE BA.. 16954
    ZİLE'NİN.. 13290
    Nurhan GİRGE.. 12058
    ZİLE'DE A.. 11731
    Zile Beji Oldu Ama.. 10488
    CAHİT KÜ.. 10072

     » En Son Eklenen Notlar
    KAYBETTİĞ.. 4491
    ZELA SAVAŞI&#.. 6269
    ZİLE VE .. 3266
    ZİLE TARİ.. 6428
    ZELADAN ZİLEY.. 4648
    CAHİT KÜ.. 5352
    BİR ZAMANLAR.. 4918
    HÜSEYİN .. 4955
    ZİLE'DE A.. 11731
    1917 YILINDA Z.. 5321

     » CopyrightFacebook'ta Paylaş / Tavsiye Et / İletişim / Yukarı Git « 
    «•´`•.(`•.¸ ¸.•´).•´`•» Z♥ İ ♥ L ♥ E ♥ M ♥ İ ♥ Z ♥ İ (¯`•._.•._.•´¯) S ♥ E ♥ V ♥ İ ♥ Y ♥ O ♥ R ♥ U ♥ Z «•´`•.(`•.¸ ¸.•´).•´`•»
    Ayyıldız Tasarım By Göksunlu