.:. Zile için | Zileweb.Com ... 2008-2017 .:.

     
Üye Ol veya Giriş Yap

Kullanıcı:
Şifre:
Hatırla: 
Üye Ol:Şifremi Unuttum


 
  • Ana Sayfa
  • Zile Dökümanlar
  • Forumlar
  • Haberler
  • Resimler
  • Videolar
  • Oyunlar
  • Zile Firma Rehberi
  • Zile Linkler
  • Z.Defter
  • Sitede Ara
  • - Bu Sayfa 0,09 Saniyede Yüklendi

     » Ana Bağlantılar
  • Ana Sayfa
  • Top List
  • Forumlar
  • Sitede Ara
  • Dosyalar
  • Dökümanlar
  • Resimler
  • Hakkımızda
  • Haberler
  • Dost Siteler
  • Videolar
  • Üyelerimiz
  • Oyunlar
  • Tavsiye Et
  • Radyo Dinle
  • Facebook
  • İletişim
  • Z.Defteri

  •  » Diger Bağlantılar
  • Zile Videoları
  • Zile Okul Videoları
  • Zile Yerel Seçim Videoları
  • Zile ve Yöresi Oyun Havaları
  • Zile Köy Videoları
  • Zile Kırk Hatim Videoları
  • Müftü Arif Kılıç Sohbetleri
  • Sizden Gelen Videolar
  • Eski Zile Resimleri
  • Yeni Zile Resimleri
  • Eski Zile Ahalisi Resimleri
  • Yeni Zile Ahalisi Resimleri
  • Zile Kış Resimleri
  • Zile Okul Resimleri
  • Zile Kalesi Resimleri
  • Sizden Gelen Resimler
  • Zile Makaleleri
  • Zile Hakkında
  • Zile Dökümanları
  • Zile'nin Ünlüleri
  • Zile Köyleri
  • Zile Nöbetçi Eczaneler
  • Zile Telefon Rehberi
  • Zile Haritası

  •  » Istatistikler
    IP Adresiniz : 54.225.57.89
    Son Üyemiz : semtipendik34
    Toplam Üye : 1130
    Aktif Üyeler :
    Aktif Kişi : 28
    Aktif Üye : 0
    Bugün Tekil : 152
    Bugün Çoğul : 849
    Toplam Tekil : 850522
    Toplam Çoğul : 5962002


     » Güzel Sözler

     » Programlar/Dosyalar
      En Yeniler
      En Hitler

     » Zileweb.com Sayaç

    Yandex.Metrica




    ZİLE'NİN ÜNLÜLERİ | Zile için | Zileweb.Com
     » ZİLE'NİN ÜNLÜLERİ
    Yazı Buyutu :  

      

    Sivâsi Abdulmecit Efendi

     

    Anadolu'da yetisen evliyânin büyüklerinden.

    Ismi Abdülmecid, künyesi Ebü'l-Hayr, lakâbi Mecdüddin'dir. Ismi, Abdülmecid Sirvâni'nin ismine hürmeten konulmustur. Sinâsi nisbesiyle meshur olmustur. Siirlerinde Seyhi mahlasini kullanir. Tasavvufta, Halvetiyye yolunda Semsiyye kolunun kurucusu Semseddin Sivâsi hazretlerinin yegenidir. Babasinin ismi Muharrem efendidir. 1563 (H. 971) senesinde Tokat'in Zile ilçesinde dogdu. 1639 (H. 1049) senesinde Istanbul'da vefat etti.

    Küçük yastan itibaren babasindan ilim ögrenen Abdülmecid Efendi, yedi yasina geldigi zaman Kur'an-i Kerim'i ezberledi. Amcasi Semseddin Efendi'den (Kara Sems) zâhiri ve bâtini ilimleri tahsil etti. Arabî ilimler, fikih, tefsir ve hadis ilimlerinde yüksek derece sahibi olup, amcasindan icâzet (diploma) aldi. Uzun müddet Semseddin Sivâsi'nin sohbetinde kalip, tasavvufî hakikatlere kavustu ve yüksek manevi derecelere yükseldi. Otuz yasina gelince, Merzifon ve çevresi ahalisine Allahü telanain emir ve yasaklarini bildirmekle görevlendirildi.Daha sonra Zile'deki Halvetî Dergâhinda irsatla vazifelendirildi. Burada talebe yetistirmekle mesgul oldu. Sivas'taki Semsiyye Dergâhi seyhi Recep efendi vefât edince, onun vazifesini yürüttü. Ilim ve irfandaki söhretini duyan Sultan Üçüncü Mehmed Han'in dâveti üzerine Istanbul'a geldi. Bir müddet Ayasofya civârinda oturdu. Daha sonra Eyyub Nisancasi'ndaki kendisine hediye edilen bahçe içindeki eve yerlesti. Dâr-üs-saâde agalarindan Mehmed Aga'nin yaptirdigi Mehmed Aga dergâhinda insanlara Islam dininin emir ve yasaklarini anlatmakla vazifelendirildi.

    Istanbul'da çesitli câmilerde halka vâz ve nasihat etti. Sultan Selim civârindada bir mescit ve Sivâsi dergahini insaa ettirip, hizmet etti. Sultanahmed Câmiinin temel atma ve açilis törenlerinde bulunup dua etti ve ilk vâzi verdi. Vefât edinceye kadar Sultanahmed Câmiinin vâizligini yapti.

    Sultan Üçüncü Mehmed, Birinci Ahmed, Birinci Mustafa, Genç Osman ve dördüncü Murad Han devirlerinde yasayan Sivâsi Abdülmecid Efendi, sultanlara ve diger devlet adamlarina nasihatlerde bulundu. Karayazici ve Uzunbölükbasi isyanlarinin bastirilmasinda önemli rol oldu. Sultan Dördüncü Murad'a Bagdat'i fethedilecegini müjdeledi. Padisah sefere çikarken de Hz. Ömer'in kilicini beline o kusatti.

    Ilim, irfan ve güzel âhlak sahibi olan Sivâsi Abdülmecid Efendi, zaman zaman padisahlara verdigi manzum sikayetnamelerde memleketin ve milletin içinde bulundugu hali anlatmis, basariya ulasmak için adaletli davranilmasini ve istisareye, ehline danismayi tavsiye etmistir. Islam dininin hep ilerlemeyi emrettigini anlatmis, gelismelere karsi çikan din adami kiligina girmis din düsmanlariyla, tarîkatçi geçinen câhil ve sapik kimselere ve bid'at ehliyle mücâdele etmistir. Istanbul'da vâz, nasihat ve irsatla mesgulekn, 1639 (H. 1049) yilinda vefât etti. Eyüp Nisancasi'ndaki evinin bahçesine defenedildi. Vefâtindan sonra iki yil sonra, gördügü bir rüya üzerine Mahpeyker Kösem Sultan, kabrinin üzerine bir türbe yaptirdi. Türbe bugün çok harab bir hâldedir.

    Eserleri:

    Seyhi mahlasiyla pek güzel siirler yazan Sivâsi Abdülmecid Efendinin eserlerinden bazilari sunlardir:
    · Fatiha tefsiri
    · Mesnevi Serhi
    · Lezâiz-ül-Âsar ve Letâif-ül-Ezhâr
    · Dürer-ül-Akâid
    · Divan-i Ilâhiyat
    · Irade-i Cüz'iyye
    · Hadis-i Erbâin

    ABDURRAHMAN HİLMİ EFENDİ
    (ZİLELİ)


    (Son Devir Osmanlı Ulemâsı - İlmiye Ricalinin Teracim-i Ahvali)
    (Sadık ALBAYRAK - Cild 1/İst., sh. 44 - 45'de yayımlandı.)

                Uzunbekirzâde Hacı Osman Ağa'nın oğlu olup 02 Ağustos 1264 (1848) tarihinde Zile'de doğmuştur. Zile Sıbyan Mektebi ile Medresesi'nde bir müddet tahsil gördükten sonra İstanbul'a gelmiştir.
     İbrahimpaşa ve Hamidiye Medreseleri'nde tahsilini ikmal ederek icâzet almıştır. Akabinde Dârü'l - Muallimîn rüştiye kısmına devam ederek son sınıfına kadar okumuşsa da tahsilini terk etmiştir.

                37 yaşında iken 17 Mart 1300 (1884)'te fahrî olarak Kadırga Rüştiyesi İkinci Muallimliği'ne tayin edilmiştir. Bir yıl sonra maaşa nâil olmuştur. Daha evvel 1298 H. (1880)'de Müderrislik imtihanına girmiş ve şehadetname almıştır. 07 Rebiulaher 1303 (1885)'de Medrese-i Cedîde-i İsmetiye İbtidaî Hariç İstanbul Müderrisliği Ruûsu'na nail olmuştur.

                Abdurrahman Efendi, 01 Mayıs 1309 (1893)'da Unkapanı Rüştiyesi İkinci Muallimliği'ne nakledilmiş ve 01 Ağustos 1311 (1895) tarihinde Ayasofya Rüştiyesi İkinci Muallimliği ile becayişte bulunmuştur. 01 Teşrinisani 1315 (1899) tarihinde Havran Sancağı'na bağlı Süveyde Kazası ile Kerk Sancağı'nın Tefile Kazaları Vâizliği'ne tayin edildiğinden bir müddet oralarda kalmıştır. 20 Temmuz 1320 (1904)'de bu vâizliklerden istifa etmiştir.
     Sonradan 07 Kânunievvel 1321 (1905)'de Pâdişah'ın kararnamesi ile Meclis-i Maarif Âzalığı'na tayin edilmiştir. 08 Ağustos 1324 (1909)'de kadro daraltılması sebebiyle âzalıktan açıkta kalmıştır.

                07 Mayıs 1325 (1909)'de dârü'l - Muallimat (Kız Öğretmen Okulu) Ulûm-i Diniyye Muallimliği'ne tayin edilmiştir. Nihayet 01 Eylül 1325 (14 Eylül 1909) tarihinde yapılan umumî tensikatla tazminat alarak hükûmetle alâkasını kesmiştir. (c. 4, sh. 218)


     şeyh hatem çelebi türbesi

    Halk arasında Beyazıbesten adı ile bilinen ziyaret yeri Zile merkezinde Ali Kadı Mahallesi'nde olup çevre halkı tarafından baş ve göz ağrıları ile çeşitli dilekler için ziyaret edilen yerlerdendir.

    Çok eski devirlerde Zile Anaitis mezhebinin merkezi durumunda olduğundan, bu mezhebin inanışı gereği halk zevk ve eğlenceye fazla düştüğü için Ahmed Yesevî bu yöreye içinde Beyazıt-ı Bestami'nin de bulunduğu dört şeyh gönderir. Beyazıt-ı Bestami Zile'ye geldiğinde hiç öğrencisi ve müridi bulunmamaktadır. Halkı iyi yöne çekebilmek, İslâm kültürünü yayabilmek için hemen işe koyulur.

    Pazar yerinden birtakım işçi alarak evine götürür. "Sabah namazını kılalım öyle işe başlarız." der. Namazdan sonra bir zikir çekelim öyle işe başlarız." der. Zikirden sonra "Ben biraz okuyayım öyle başlarız." der. Kur'an-ı Kerim'i okuduktan sonra öğle olur. Yemeklerini yerler. Daha sonra "Namazımızı kılalım öyle işe başlarız." der. Namazdan sonra sabahki gibi zikir ve Kur'an okuma derken akşam olur. "Bugün iş yapamadık, yarın gelin, yevmiyeniz çalışıyor." der. Bir hafta böyle devam eder. Hafta sonunda işiniz bitti diye işçilerin parasını verip göndermek ister. Fakat işçiler parayı kabul etmeyerek kendilerinin mürid olarak kabulünü isteyip ilk müridleri ve ilk öğrencileri olarak kalırlar.

    Beyazıt-ı Bestami için anlatılan bir menkıbe de şöyledir:

    Beyazıt-ı Bestami devrinde Kör Kadı adı ile bilinen zalim bir kadı vardır. Kadı bir gün sokağa çıkma yasağı çıkarır. Çünkü hanımı ile birlikte kaleye çıkarak şehri izleyecek, muhabbet edecektir. Beyazıt-ı Bestami vakit namazını kılmak için evinin önündeki çeşmede aptest alır. Bu sırada başına dikilen askerler içeri girmesini sokağa çıkmanın yasak olduğunu söylerler. Beyazıt-ı Bestami evinin önü olduğunu, aptest alıp gireceğini söylese de askerler dinlemeyip kafasına bir dipçik vururlar.

    Beyazıt-ı Bestami elini kanayan başına sürerek "Kabağın sahibi bilir." der. Bu söz üzerine şiddetli bir rüzgâr eser. Bu rüzgâr kale surlarının üzerinden şehri izleyen Kör Kadı'nın eşini kaleden aşağı atar. Kör Kadı da olduğu yere düşerek bayılır. Rüzgâr kesilip kadı ayılınca karısının olmadığını görür, arattırır, kalenin eteğinde bulurlar. Kör Kadı'nın korkudan dili tutulmuştur, konuşamaz.

    Kör kadı biraz sonra kendine gelip "Bugün ne oldu ise söyleyin, söyleyeni ödüllendireceğim" deyince, jandarmalar olanı anlatırlar.

    Kör Kadı Beyazıt-ı Bestami'ye giderek halka karşı davranışlarının yanlış olduğunu anladığını, daha adil ve yumuşak olacağını bildirir. Beyazıt-ı Bestami'nin okuduğu bir dua sonucu dili tamamen açılıp eski sıhhatine kavuşur.

    Halen Beyazıt-ı Bestami külliyesinde yatan yatırlardan biri Abdurrahman Çelebi'dir. Anlatılan bir menkıbeye göre Abdurrahman Çelebi'nin bir ağabeyi varmış. O da caminin imamı imiş. Abdurrahman Çelebi çok dindarmış. Abdest alırken dahi kendisinden geçermiş. O akşam abdestini alırken, suya bakmış, kendinden geçmiş. Allah tarafından ona suda bazı şeyler gösterilmiş.

    Suda Karadeniz'i görmüş. Karadeniz'de bir balıkçı teknesi fırtınaya tutulmuş. Bir o yana, bir bu yana sanki ceviz kabuğu gibi sallanıyormuş. İçindeki balıkçılar ne yapacaklarını bilmeden Allah'tan yardım diliyorlarmış.

    Bir dalga çok şiddetli teknenin üzerine geliyormuş. Abdurrahman Çelebi o zaman öyle bir hışımla sanki denizin yanındaymış gibi Allah tarafından öyle bir güç verilmiş ki Karadeniz'e atlamış. O anda balıkçı teknesini doğrultmuş.

    O zamanlar üç peşli entari giyiyorlarmış. Abdurrahman Çelebi tekneyi doğrulturken peş olan yerlerinin arasına balıklar girmiş. Yine Tanrı'nın verdiği kuvvetle geri dönmüş.

    Akşam namazına yetişmiş. Entarisinin peşini düzeltirken balıklar mescide dökülmeye başlamışlar. Balıklar orta yerde hopur hopur sıçramaya başlayınca kendinden büyük olan imam ağabeyisi seslenmiş.

    "Bu balıklar neyin nesi?" demiş. Bunun üzerine Abdurrahman Çelebi: "Karadeniz'de bir balıkçı teknesi batıyordu. Onu düzeltmeye gittim. Balıklar ondan peşime girmişler." demiş.

    Bugün sıkıntı ve zorda kalanlar, işleri bozulanlar, çeşitli dert ve üzüntüleri olanlar da Beyazıbesten'e gidip işlerinin düzeltilmesi, sıkıntılarının gitmesi için dilek dilemektedirler.


    dilekler için ziyaret edilen yerlerdendir.

    Çok eski devirlerde Zile Anaitis mezhebinin merkezi durumunda olduğundan, bu mezhebin inanışı gereği halk zevk ve eğlenceye fazla düştüğü için Ahmed Yesevî bu yöreye içinde Beyazıt-ı Bestami'nin de bulunduğu dört şeyh gönderir. Beyazıt-ı Bestami Zile'ye geldiğinde hiç öğrencisi ve müridi bulunmamaktadır. Halkı iyi yöne çekebilmek, İslâm kültürünü yayabilmek için hemen işe koyulur.

    Pazar yerinden birtakım işçi alarak evine götürür. "Sabah namazını kılalım öyle işe başlarız." der. Namazdan sonra bir zikir çekelim öyle işe başlarız." der. Zikirden sonra "Ben biraz okuyayım öyle başlarız." der. Kur'an-ı Kerim'i okuduktan sonra öğle olur. Yemeklerini yerler. Daha sonra "Namazımızı kılalım öyle işe başlarız." der. Namazdan sonra sabahki gibi zikir ve Kur'an okuma derken akşam olur. "Bugün iş yapamadık, yarın gelin, yevmiyeniz çalışıyor." der. Bir hafta böyle devam eder. Hafta sonunda işiniz bitti diye işçilerin parasını verip göndermek ister. Fakat işçiler parayı kabul etmeyerek kendilerinin mürid olarak kabulünü isteyip ilk müridleri ve ilk öğrencileri olarak kalırlar.

    Beyazıt-ı Bestami için anlatılan bir menkıbe de şöyledir:

    Beyazıt-ı Bestami devrinde Kör Kadı adı ile bilinen zalim bir kadı vardır. Kadı bir gün sokağa çıkma yasağı çıkarır. Çünkü hanımı ile birlikte kaleye çıkarak şehri izleyecek, muhabbet edecektir. Beyazıt-ı Bestami vakit namazını kılmak için evinin önündeki çeşmede aptest alır. Bu sırada başına dikilen askerler içeri girmesini sokağa çıkmanın yasak olduğunu söylerler. Beyazıt-ı Bestami evinin önü olduğunu, aptest alıp gireceğini söylese de askerler dinlemeyip kafasına bir dipçik vururlar.

    Beyazıt-ı Bestami elini kanayan başına sürerek "Kabağın sahibi bilir." der. Bu söz üzerine şiddetli bir rüzgâr eser. Bu rüzgâr kale surlarının üzerinden şehri izleyen Kör Kadı'nın eşini kaleden aşağı atar. Kör Kadı da olduğu yere düşerek bayılır. Rüzgâr kesilip kadı ayılınca karısının olmadığını görür, arattırır, kalenin eteğinde bulurlar. Kör Kadı'nın korkudan dili tutulmuştur, konuşamaz.

    Kör kadı biraz sonra kendine gelip "Bugün ne oldu ise söyleyin, söyleyeni ödüllendireceğim" deyince, jandarmalar olanı anlatırlar.

    Kör Kadı Beyazıt-ı Bestami'ye giderek halka karşı davranışlarının yanlış olduğunu anladığını, daha adil ve yumuşak olacağını bildirir. Beyazıt-ı Bestami'nin okuduğu bir dua sonucu dili tamamen açılıp eski sıhhatine kavuşur.

    Halen Beyazıt-ı Bestami külliyesinde yatan yatırlardan biri Abdurrahman Çelebi'dir. Anlatılan bir menkıbeye göre Abdurrahman Çelebi'nin bir ağabeyi varmış. O da caminin imamı imiş. Abdurrahman Çelebi çok dindarmış. Abdest alırken dahi kendisinden geçermiş. O akşam abdestini alırken, suya bakmış, kendinden geçmiş. Allah tarafından ona suda bazı şeyler gösterilmiş.

    Suda Karadeniz'i görmüş. Karadeniz'de bir balıkçı teknesi fırtınaya tutulmuş. Bir o yana, bir bu yana sanki ceviz kabuğu gibi sallanıyormuş. İçindeki balıkçılar ne yapacaklarını bilmeden Allah'tan yardım diliyorlarmış.

    Bir dalga çok şiddetli teknenin üzerine geliyormuş. Abdurrahman Çelebi o zaman öyle bir hışımla sanki denizin yanındaymış gibi Allah tarafından öyle bir güç verilmiş ki Karadeniz'e atlamış. O anda balıkçı teknesini doğrultmuş.

    O zamanlar üç peşli entari giyiyorlarmış. Abdurrahman Çelebi tekneyi doğrulturken peş olan yerlerinin arasına balıklar girmiş. Yine Tanrı'nın verdiği kuvvetle geri dönmüş.

    Akşam namazına yetişmiş. Entarisinin peşini düzeltirken balıklar mescide dökülmeye başlamışlar. Balıklar orta yerde hopur hopur sıçramaya başlayınca kendinden büyük olan imam ağabeyisi seslenmiş.

    "Bu balıklar neyin nesi?" demiş. Bunun üzerine Abdurrahman Çelebi: "Karadeniz'de bir balıkçı teknesi batıyordu. Onu düzeltmeye gittim. Balıklar ondan peşime girmişler." demiş.

    Bugün sıkıntı ve zorda kalanlar, işleri bozulanlar, çeşitli dert ve üzüntüleri olanlar da Beyazıbesten'e gidip işlerinin düzeltilmesi, sıkıntılarının gitmesi için dilek dilemektedirler.

    şeyh hatem çelebi türbesi

     

    şeyh hatem çelebi türbesi


    Yazmayı sürdürdüğüm bu yazıları belki arkası yarın tefrikalarına benzetenler olabilir. Uzun yazıp vaktinizi almak istemiyorum. Şahidi olduğum bu günlere gelinmede rolü olan olayları kısaca anlatıp, çözüm önerilerinin tartışılmasını istiyorum. Baştan söyleyeyim Kimseyi suçlamak ve yermek gibi bir kastım da yok.
    Rahmetli Babam Şükrü Serezli anlatmıştı: Sanıyorum 10-11 yaşlarında idim. O yıl Zile de büyük bir kuraklık yaşanıyordu. Susuzluk hayvanları bile etkilemiş feryatları ile yer gök inliyordu. Halk ne yapacağını şaşırmıştı. Defalarca tekrarlanan yağmur duaları fayda vermemişti. Son bir çare kalmıştı. Beyazıd-ı Bestami hazretlerinin Torunu olan Şeyh Ethem Çelebi nin Camisinde bulunan Peygamber Efendimizin hırka yı şeriflerinin çıkarılmasına karar veridi. Bütün Zile camide toplandı. Ben ön sırada idim. Dualar salat'ı şerifler okundu Herkes göz yaşları içinde idi. Huşu içinde nefeslerini tutmuş bekliyordu. Hırkayı şerif ağır,ağır yerinden çıkarıldı. Özenle açıldı ve sag kolunun ucu takriben bir santim kadar tas içindeki suya batırıldı. O anda bardaktan boşanırcasına yağmur başladı. Yağış sakin, sakin bir hafta kadar sürdü. O yıl güzel, bol mahsüllü bir yıl oldu.
    Dünyada bir eşi İstanbul Hırkayı şerif camisinde biri de Zile de Şeyh Ethem Çelebi camiinde bulunan Aziz peygamberimizin mübarek hırkayı şerifleri Cumhuriyetin ilk yıllarında muhafaza edilemeyeceği bahanesi ve Zilelilerin de yeterince sahip çıkmaması yüzünden Ankara ya götürülmüştü.
    Babamın anlattığı hikaye beni çok etkilemişti. Mübarek emaneti yıllarca İzleyip aradım. Sonunda buldum. Görüştüğüm ismi bende saklı olan yetkili bana Müzeniz varsa hırkayı şerifi size verebiliriz dedi. Sevinç içinde büyük heyecanla Zile ye geldim. Gelişmeleri dönemin yöneticilerine anlattım. Benim resmi sıfatım yoktu. Bu teşebbüsü sade bir vatandaş olarak yapmıştım. Başka bir şey de yapamazdım. Keşki Kültür sitemizi bitirebilseydik. Şimdi Mübarek eski yuvasında olurdu. Şimdi bizde onun feyz ve bereketinden istifade ederdik. Ne büyük bir mutluk olurdu.
    Kültür Sitesinin hala bitirilememesi Zile için talihsizlik oldu. İçinde benim de olduğum bir grup insanın gayreti ile Kültür bakanlığı Turgut Özal Kültür Sitesi nin inşaatına başlamıştı. Çeşitli sebeplerle inşaat yarım kaldı. Kültür Bakanlığı Belediyeye devretti. Sitenin önce adı değişti. Sonra kıyısından köşesinden satılmaya başladı. Bir bölümünün Turizm Otelcilik Yüksek okuluna verilmesi de tuz, biber oldu. Oysaki bu binanın yapılış amacı kültür sitesi idi. Planında modern bir müze konferans salonları vardı. Maalesef 15 - 20 yıldır inşaat bitmiş değil. Şimdi bitse bile bu durumuyla Kültür Bakanlığı müze olarak kabul eder mi bilemiyorum.
    Tıpkı yıllar önce olduğu gibi bu günde Allahın bize lütfu olan bu muhteşem emanete sahip çıkamıyoruz. Ankara'dan getiremiyoruz. Sanıyorum önemini anlatamadık. Onun Zile de olduğunu düşünün. Tek başına Zile yi ayağa kaldırır. Ramazan boyunca televizyonlarda görüyorsunuz. İnsanlar sırf görebilmek için ne büyük fedakarlıklar yapıyorlar. Soruyorum size sadece Hırkayı Şerifin Zile ye gelmesi bile bir müze yapılması için kafi sebep değil mi? İnsanlar Kıytırık şeyleri şehirlerine geri getirmek için uğraşırken Biz ne bekliyoruz. Onun değerini anlatmaya gerek var mı?
    Maşat Höyük ten, Kaleden çıkan tarihi eserlerimizi Zile ye getirsek Tokat müzesinde Tokat yazmasından başka bir şey kalmaz. Zile nin kültürel varlıkları sağda solda heba oluyor. Tarihi eserlerimize sahip çıkamıyoruz. Acilen buna dur demeliyiz.
    Belediye başkanımız Sayın Murat Ayvalıoğlu nun bu konulara ne kadar önem verdiğini biliyorum. Aslında Bu güne kadar görev yapan Belediye başkanları içinde Zile nin Kültürüne, tarihi değerlerine ve turizme önem veren ilk başkan diyebilirim. O bütün bunların bilincinde. Elinden gelen gayreti gösteriyor. Bu bakımdan çok şanslıyız. Bizi her zaman. Destekliyor, cesaretlendiriyor. Yardımlarını esirgemiyor. Toplumsal Diyalog Platformu olarak kendisine çok şey borçluyuz. Teşekkür ediyoruz.
    Şimdilik hoşça kalın- Hulusi SEREZLİ

     

    ZİLE ESKİ MÜFTÜSÜ ARİF KILIC

    müftü arif kılıç

    1899 yılında Zile'de doğmuştur. 14 yaşında ayağından sakatlanan ve uzun süre yatakta yatmak zorunda kalan Arif Kılıç yattığı süre içinde zamanının tamamını kitap okuyarak geçirmiştir. 1926 yılında Amasya İmam Hatip Lisesi'ni birincilikle bitirdikten sonra aynı yıl Zile Kütüphanesi'ne memur olarak atanmıştır. Kütüphanede çok kitap okuyarak kendini yetiştirmiş ve mevcut kütüphanenin kitap yönünden zenginleştirilmesi için çalışmalar yapmıştır. Zile tarihi ile ilgili araştırmalar yapmıştır. 1933'ten 1943 yılına kadar imamlık yapan, 1943 yılında tekrar kütüphane memurluğuna dönen, 1953 yılında müftü olan ve Zile'de uzun yıllar müftülük yapan Arif Kılıç 1972 yılında emekli olmuş, aynı yıl 18-TEMMUZ-1972 SALI günü vefat etmiştir. cenazesi bu zamana kadar görülmemiş kalabalıkta olmuş ve defnedilmiştir

    temmuz 1972

    Arif Kılıç 18 temmuz 1972 salı cenaze merasimi

    ŞEYH NUSREDDİN HAZRETLERİ
    (BABA NUSRAT Diye Anılır)

     

    Harzem Devleti umarasındanHamza Beyin oğludur.Hamza Bey Harzem Devletinin Cengiz Hanın istilasına uğraması üzerine oğlu ile birlikte Erzincana hicret etmiştir. Hamza bey oğlunu Erzincanda evlendirmiş, bu evlilikten Fatıma isminde bir kızı olmuştur. şeyh Nusreddin Hazretleri kızı fatımayı Erzincan alimlerinden şeyh Sracuddin efendi ile evlendirmiş bu evlilikten Ümmügülsüm adıda bir kızı , Acepşir adında bir oğlu olmuştur. Bu ismi torununa Şeyh Nusreddin Efendi koymuştur.
    Harzemli bir türk alimi olan Şeyh Nusreddin Hazretleri, damadı ve torunları ile birlikte evvela Tokata , bir müddet sonra Kazovanın Cebeli ebyaz denilen dağda kalmışlardır. Zile'lilerin ısrarlı daveti üzerine o zaman Aksaray denilen bugünki kendi adıyla anılan ŞEYHNUSREDDİN Köyüne yerleşmişlerdir. Bu köyde bir medrese , bir zaviye yaptırmış vefatına kadar ilim ve irfan neşri ile meşgül olmuş değerli alimler yetiştirmiş, bütün memleket ve havalisi ilminden irfanından istifade etmiştir. Kendisi memleketimizin ilim ve irfan hayatında ön sırada gelen büyük alimlerindendir. bu cümleden olarak şimdiki Karaşeyh köyünde ziyaret edilen Şeyh Yakup hazretleri ile Şıheylik köyünde türbesi bulunan Veli Mehmet Efendi bu zatın halifelerindendir.
    Tahminen hicri 630 yılında Zileye gelen Şeyh Nusreddin efendi hazretleri torunu Ümmügülsüm hanımı Zile merkezinde Şeyh Etem Çelebi Camii içerisinde türbede medfum bulunan ve Beyazıdu Bestami torunlarından olan Musnuddın Halil efendi ile evlendirilmiştir. Bu evlilikten meşhur alim Şeyh Etem Çelebi dünyaya gelmiştir. Bundan sonra çok yaşamamış vefet etmiştir. Köy içerisindeki türbesine defnedilmiştir.

    PHTO0060

    Türbe içerisinde yatanlar. 1,Şeyh Nusreddin Hazretleri. 2,ailesi (Abdulhannan kızı). 3, Kayınbiraderi Abdulcabbar.
    Türbe dışında babası Hamza Beyin kabri vardır. hicri 650 yılında vefat etmiştir.
    Baba tarafından nesebi esabtan Hasan Geylani isminde bir sehabiye dayanır. ana tarafından İmamı Hüseyin efendimize ulaşır. Bu suretle ana tarafından evledı Resuldur. Tarikat silsilesi 13. silsilede Şeyh Cüneydi Bağdadi. Sırrı Sakatı, Mağruf kerfi, Davud tabi, Habibi acemi, Hasan basri, İmamı Ali vasıtaları ile Peygamberimize(s.a.) ulaşır.
    Allah kendilerinden razı olsun.
    BİR HATIRA : Sivas valisi Hacı İzzettin Paşa Zileye gelir Hacı İsmail dedeyi ziyaret eder. sonra yaya olarak Şeyh Nusreddin hazretlerini ziyarete gider. Köyden misafir olması için Şeyh Hacı İbrahim efendi ısrar eder. Paşa eğer kalırsam sabaha kadar oturmak icabeder benise ihtiyarım,mazur görün diyerek ayrılır.


    Merhum Müftü Arif KILIÇ'ın
    notlarından tespit edilmiştir.
    Osman Karadavut (emekli vaiz)

    Fuad Köprülü'nün İlk Mutasavvuflar adlı eserinde belirttiği, Horasan'dan gelen Hoca Ahmed Yesevî'nin öğrencilerinden Şeyh Nusrettin ve müritleri Zile'nin bugün Şeyh Nusrettin köyünün bulunduğu yere yerleşmişlerdir.

    Şeyh Nusrettin Tekkesi ziyaretçilerle dolup taşmaktadır. Çeşitli dilekler için gidilen ziyaret yeri özellikle humma hastalığına yakalananların gittikleri ziyarettir.

    Ayrıca küçük çocukların türbe etrafında yedi defa dolandırılması ile erken yürüyeceklerine inanılır.
    -------------------------------------------------------------------

    Augustus döneminde Sivas’a Sebasteia adı verilmiş. İmparator Licinius (306 – 24), yerli halktan Hıristiyan olanları öldürtmüş, burada inancı uğruna ölenler arasında Sebasteia’nın Kırk Şehidi de varmış.7

    Tebliğe ‘Sebaste’nin Kırk Şehidi’ ile başlıyor ve Milât Öncesi Zile’nin geçmişine doğru, edindiğim belgeleri tetkiklerinize sunuyorum.

    Konuyla ilgili olarak Zileli Arkeolog Kâmil Yaşar PAŞAY, ‘Sebaste’nin Kırk Şehidi – 10 Mart 320’ adlı makalesinde konu ile ilgili şu aktarmaları yapmıştır :8

    “Bu kahraman 40 asker vasiyetlerinde Zile yakınındaki Sarin Köyü'ne gömülmek istediklerini söylerler. Cesetlerinin yakılmasından sonra kalan küllerin çoğunluğu Zile yakınındaki Sarin Köyü'ne götürülmüştür. Diğerleri birçok kilise ve inançlı insan arasında paylaşılmıştır. Sarin Köyü, eskiden "Kırklar Tekkesi" adıyla da bilinen Zile’nin Şeyh Nusrettin Tekkesi'dir. Yunanlılar ve Ermeniler buraya hac için gelmekteydiler

    Dr. Mehmet YARDIMCI  

    8 Ağustos 1945’te Zile’nin Alacamescit zir mah. Atalar Caddesi 6 numaralı evde  ailenin yedinci çocuğu olarak dünyaya gelmiştir.
          Babası, Kurtuluş Savaşı’nda  İzmir’e ilk giren sivari bölüğünde yer alan  Muharip Gazi  (Hacırecep Oğullarından 1315 Doğumlu Ali Oğlu Mustafa) Mustafa Yardımcı’dır.  Annesi Zile eşrafından Bayramoğulları’ndan Hüseyin Ağa’nın kızı Saniye’dir. 
           İlkokulu Zile Necmimuammer İlkokulunda, Ortaokulu Zile Oraokulunda okuduktan sonra Ankara Gazi Lisesinde okurken ikinci sınıfta Tokat Gazi Osman Paşa Lisesine geçip  liseyi Tokat’ta bitirdi.
          Yüksek öğrenimini Trabzon Fatih Eğitim Enstitüsü Türkçe Bölümünde yaptı.  Daha sonra  Eğitim Fakültesi Türkçe Eğitimi Bölümüde  bir yıl daha okuyarak  lisans tamamladı.
            Malatya Sürgü Ortaokulu, Zile Yalınyazı Ortaokulu, Turhal Ticaret Lisesi, Artova Lisesi, Zile Ticaret Lisesi gibi orta öğretim kurumlarında öğretmenlik ve müdürlüklerde bulundu.
             1982 YÖK  yasası sonucu sınavla Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Rektörlük Okutmanı oldu. Tokat Ziraat Fakültesi Türk Dili okutmanı iken 1986’da İnönü Üniversitesi Personel dairesi Başkanlığına atandı. Bu görevi süresince de  Genel Sekreter Yardımcısı görevini sürdürdü. 
             Atatürk Üniversitesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Bilge Seyidoğlu’nun danışmanlığında, İnönü Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsüne bağlı olarak  Türk Halk Edebiyatı alanında Yüksek Lisans, Fırat Üniversitesi Sosyal  Bilimler Enstitüsünde de Prof. Dr. Ali Berat Alptekin’in danışmanlığında  Türk Halk Edebiyatı alanındaDoktora yaptı.
             1997’de Dokuz Eylül Üniversitesi Buca Eğitim Fakültesi, Türkçe Eğitimi Bölümüne Yrd. Doç. Dr. Olarak atandı. Halen kuruculuğunu da yaptığı  bu bölümde öğretim üyesi ve Bölüm Başkanı olarak görev yapmaktadır.  Yardımcı evli ve iki çocuk babasıdır.
             İlk şiiri Ankara Gazi Lisesi öğrencisi iken 1962’de Tercüman Gazetesi İnci  ekinde yayımlandı.  30. Sanat Yılı Türkiye İlim ve Edebiyat Eserleri Meslek Birliği (İLESAM),  İnönü Üniversitesi Rektörlüğü ve Tarla  Kültür Sanat Dergisi’nin  organizasyonunda pek çok şairin de katılımıyla  1992’de Malatya’da yapıldı.
            40. Sanat yılı ise 2002’de Dokuz Eylül Üniversetesi Buca Eğitim Fakültesi’nde  “Şiirle Kırk Yıl” adı altında düzenlenen bir törenle kutlandı.
             Türk Folkloruna yaptığı hizmetlerimden dolayı 1990 yılı  İhsan Hınçer Türk Folkloruna  Hizmet Ödülü’ne lâyık görüldü .
             Üyesi Olduğu Kurum ve Kuruluşlar:
            1. Türkiye İlim ve Edebiyat Eserleri Meslek Birliği (İLESAM)
            2. Kıbrıs, Balkan ve Avrasya Edebiyatları Birliği (KIBATEK)
            3. Folklor Araştırmaları Kurumu (FAK)
            4. Türkiye Edebiyatçılar Derneği
     

    MUHARREM EFENDİ (Muharrem Dede )

    Zile'de yetişmiş âlim ve velî. Şemseddîn Sivâsî hazretlerinin kardeşi ve Halvetî büyüklerinden Abdülmecîd Şirvânî'nin halîfesidir. 1591'de Zile'de vefât etmiş olup kabri Zilede Devlet Hastanesi bahçesindedir. Hukukçu ve edebiyatçı. Devrin önemli bir hukuk bilgini olup, eserlerini Türkçe ve Arapça yazmıştır.
    Bu eserlerin arasında kadınlarla ilgili Ümmetün Nisa ve Rebul Mesail” isimli kitabı en meşhurlarındandır



      Şair Ceyhunî



    (1847-1912 ) Ceyhuni Baba ve Ceyhuni diye de anılan Zileli Ceyhun 1847’de Zile’nin Çıkrıkçı mahallesinde doğar. Asıl adı Ömer’dir. Babası Çördükoğulları’ndan Ahmet’tir.
    Ceyhuni bir süre Aşık Tokatlı Nuri’ye çıraklık etmiş. (Ceyhuni adını da kendisine ustası takmış.) Sesi güzel, kendisi de uzun boylu, yakışıklıymış. İyi saz çalar, geçimini bu yolla sağlarmış. Düğünlerle derneklerde, kahvelerde çöğür denen 12 telli sazı beceriyle kullanırmış. Çevre köyleri, kentleri dolaşır, sık sık yolculuğa çıkarmış. Bu arada Sivas, Çorum, Ankara ve İstanbul’a kadar gitmiş. Çayırcı ve Veliefendi çayırları ile semai kahvelerinde saz çalmış, karşılaşmalara katılmıştır. Ankara’da iken Vali Faik Memduh Paşa Aşık Cemali ile onu konağına çağırmış, saz çaldırıp bağışta bulunmuştur.
    Ceyhuni, Tokatlı Nuri ile Erzurumlu Emrah’ı çok sever, ikisini de ustası sayarmış. Kendisi de birtakım şairlere ustalık etmiştir: Niksarlı Bedri ve Cesuri, Zileli Mevci ve Nagami, Tokatlı Cemali ve Hicri, Yozgatlı Mes’udi ve Seyhuni, Sivaslı Pesendi vb. Bu ünlü çıraklar Ceyhuni’nin çevrede ne denli sevildiğini ve etkili olduğunu göstermektedir.
    Ceyhuni 1912’de Çorum’un Alaca ilçesine bağlı İsa Hacılı köyü’nde ölmüştür.
    Bektaşiliğe bağlanan Ceyhuni şiirlerinde, hem inançlarını yansıtmış, hem de aşk, doğa, ayrılık temlerini işlemiştir. Arada bir çevresinde ki olaylardan (sıtma vb.) söz etmiştir. Dilinde Osmanlıca sözcüklere de yer vermiştir. Gazeller ve şarkılar da yazmıştır.

    Eserleri:
    Ceyhun’nin şiirleri cönklerle dergilerde (Çorumlu, No.6-7; Yeni Türk, No.37; Halk Bilgisi Haberleri, No.9 vb.) kalmıştır, kitaplaşmamıştır.


    M.Necati Sepetçioğlu
    (1932- 2006)



    Yazar. Zile’de doğdu. Ortaokulu Zile’de, Liseyi değişik yerlerde okudu. Haydarpaşa Lisesi’ni bitirdi. Yükseköğrenimini İstanbul Üniversitesi Edebiyat fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı

     

    Bölümü’nde tamamladı. İstanbul Belediyesi’nde çalıştı. Türkiye Kızılay derneği Neşriyat Müdürü oldu. İstanbul Sosyal Sigortalar Kurumu Hukuk İşleri Müdürlüğü’nde şeflik ve Milli Eğitim Basımevi’nde müdürlük, derleme müdürlüğü gibi görevlerde bulundu.
    İlk öyküleri Sivas’ta Hakikat gazetesinde yayınlandı. Daha sonra İstanbul, Türk Yurdu, Türk Dili, Hisar, Pınar gibi dergilerde yazdı. 1961’de ilk romanı Çağlayanlı Vadi, Vatan gazetesinde tefrika edildi.

    Eserlerinden başlıcaları: Abdürrezzak Efendi (1956), yaratılış ve Türeyiş (1965), Trampacılar (1968), Köprü (1969), Son Bloklar (1969), Büyük Otmarlar (1970), Kilit (1971), Her Bizansa Bir Fatih (1972), Anahtar (1972), Menevşeler Ölmemeli (1973), Kapı (1973), Konak (1973), Çatı (1974), Üçler Yediler Kırklar
    (1975), Ebemkuşağı (1980).



     Cahit Külebi



    (1917-1997 )
    Şair Tokat-Zile’de doğdu. Sivas Lisesi’ni, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu’nu bitirdi. Antalya ve Ankara’da edebiyat öğretmenliği ve Milli Eğitim Müfettişliği (1956) görevlerinde bulundu. Kültür Ateşesi olarak İsviçre’de görev yapt (1956-1960). Kültür Bakanlığı Başmüfettişliği (1964-1969), Kültür Müsteşar Yardımcılığı’nda bulundu. 1972’de emekliye ayrıldı. İlk şiiri 1938’de Gençlik Dergisi’nde Nazmi Cahit imzası ile yayınlandı. Daha sonra Varlık, Sabah, İnsan, Söz, Yaratış dergilerinde şiirleri yayınlandı.



     

    Ahmet Taner Kışlalı

     


    Ahmet Taner Kışlalı, Tokat`ın Zile ilçesinde 10 Temmuz 1939'da doğdu.  Kışlalı, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi`ni bitirdikten sonra 1962-63 yılları arasında Yenigün Gazetesi’nde yazı işleri müdürlüğü yaptı. 1968-72 yılları arasında öğretim görevlisi olan Ahmet Taner Kışlalı, 1967 Paris Hukuk Fakültesi’nde doktorasını yaptı. 1988 yılında da profesör olan Ahmet Taner Kışlalı, 1977'de Cumhuriyet Halk Partisi`nden 5. Dönem İzmir Milletvekili seçildi. Kışlalı, Bülent Ecevit tarafından kurulan 42. Hükümet`te  1978-79 yıllarında Kültür Bakanı olarak görev yaptı.
    12 Eylül  sonrasında üniversiteye dönen Kışlalı, Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi`nde siyaset bilimi dersleri verdi. Ahmet Taner Kışlalı, aynı zamanda Cumhuriyet Gazetesi`nde
    ''Haftaya Bakış'' başlığıyla köşe yazıları yazıyordu.

    Kışlalı, 21 Ekim 1999 Perşembe günü, Ankara'da evinin önünde uğradığı bombalı saldırı sonucu vefat etti.



      Hikmet Dizdaroğlu



    (1917-1981)
    Yazar, eleştirmen.Zile İlçesi’nde doğdu.Erzurum İlköğretmen Okulu’nu, Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Edebiyat Bölümü’nü bitirdi. Zonguldak, Kastamonu, Burdur lise ve ortaokullarında Türkçe öğretmenliği, Burdur, Uşak, Muğla, Tire ortaokullarında müdürlük yaptı. Milli Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Dairesi Raportörlüğü’nde bulundu. Gazi Eğitim Enstitüsü Türk Dili ve Edebiyatı öğretmenliğine atandı. 1974’te emekli oldu. Uzun yıllar Türk Dil Kurumu’nun Terim Kolu başkanı olarak çalıştı.
    İlk yazıları Yücel, Ülkü ve Fikirler dergilerinde yayınlandı. Daha sonra Şadırvan, Hisar, Varlık ve Türk Dili’ne eleştirme ve inceleme yazıları yazdı.
    Eserlerinden başlıcaları: Huzurî (1949), Namık Kemal (1952), cenap Şehabettin (1953), Abdülhak hamit (1953), Şinasi (1954), Ataç (1962), Ömer Seyfettin (1964), Ahmet Rasim (1965), Dilcilere Saygı (1965), Halk Şiirinde Türler (1969), Tümce Bilgisi


     
    NİHAT AKYUNAK



    1922 yılında Zile'de doğdu. İstanbul Üniversitesi Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü'nü bitirdi. İstanbul belediyesi Fen İşleri Müdürlüğü yaptıktan sonra, İstanbul devlet Güzel Sanatlar Akademisi Başkanlığı Genel Sekreterliği’ne atandı. Bu arada eğitim görevlisi olarak da çalıştı. Çeşitli liselerde de resim öğretmenliği yaptı.
    eserlerinde desene ve figüratif çalışmalara önem verdi. . İlk kişisel serisini, 1957'de İstanbul'da (Şehir Galerisi) açtı. Bu sergiyi, sonraki yıllarda Ankara ve İzmir'deki serileri izledi. Resimleri, 1963,1964 ve 1965'de Avrupa'nın çeşitli sanat merkezlerinde düzenlenen Çağdaş Türk Resim ve Çağdaş Türk Grafik Sergilerinde yer aldı.1962'de Lugano'da "Bianco e Nero" sergisine, 1963'de Sao Paulo Bienali'ne katıldı. Pek çok resmî ve özel koleksiyonda resimleri bulunan AKYUNAK 1986 yılında İzmir'de ki kişisel resim sergisinin açılışı sırasında geçirdiği beyin kanamasında hayatını kaybetti. Renk ve çizgi soyutlamasına dayanan resimleri, peyzaj ağırlıklı olup, görünümün plastik değerlerini esnek bir yorum paralelinde yansıtmaya yöneliktir. Türk resminde, orta kuşağın geliştirdiği figür kaynaklı görüşün temsilcileri arasında yer alır.



    AYSEL ALPSAL



    Aysel Alpsal, 1934 yılında Zilede doğdu. Adana Kız Lisesini bitirdikten sonra yüksek öğrenimini İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinde yaptı. Bu yıl içinde avukat olarak iş hayatına atılan Aysel Alpsal, şimdiki hikayeci kişiliğini veren ilk eserlerini 1957 den sonra yazmış, bu kitabına giren hikâyelerini 1958/59 yıllarında 'Vatan' gazetesinde yayınlamıştır. Günlük olayları dış çizgileriyle anlatmaktan çok kişilerinin iç dünyasını inceleyen Aysel Alpsal, hikâyelerinde, dar aile çevresinden çıkıp büyük şehir ve gençlik çevrelerine giren kızların yaşama karşısındaki duygulu gözlemleri ve kişiliği bulma çabası içindeki çatışmalarını başarı ile vermektedir. (Arka kapaktan)



     AHİ EVRAN (AHU BABA)

     


    ZİLE ilçe merkezinde Yeni Hamam Mahallesi Fenercioğlu sokağında bu­lunmaktadır. Ahi Evran, tasavvuf alanında büyük mesafeler kat eden bir veli olduğu gibi dinî ilimlerde de oldukça hatırı sayılır bir âlimdir. Kelam, Tefsir, Tasavvuf ve Şafii mezhebi fıkıh alimi, aynı zamanda iyi bir tabip­tir. Hakkındaki rivayetlerden birinde; Zile'de olağanüstü büyüklükte bir yılandan söz edilmektedir. Herkesin korkup kaçtığı bir yaratığın adı Ev-ran'dır. Evran adlı bu yılan; Ahi Evran'ı görünce kuzuya döner, sakinle­şir, Ahi Evran'ın emrine girer. Zaten bu yılanı terbiye etmiş olmasından dolayı, " Evran" lakabını almıştır.
    Anadolu'da pek çok Alperen gibi Ahi Evran da, Hoca Ahmet Yesevî Hazretlerinin talebelerinin derslerine ve sohbetlerinde bulunmuştur. Yi­ne büyük İslâm âlimi, Şıhabud-din Suhreverdi Hazretlerinin sohbeti hal­kasına dahil olmuş Hac yolunda büyük din v tasavvuf âlimi, Evhaddün Hamit Kirvani ile tanışıp onun talebelerinden olmuştur. Konya'daki Ana­dolu Selçuklu Devleti idarecileri arasında büyük nüfuz sahibi olup, Bağ­dat'a elçi olarak gönderilmiştir. Sadreddin-i Konevi Hazretlerinin babası, Mecdüddin İshak'ın daveti üzerine, Muhyiddin İbni Arabi ve Hocası Evhadüddin ile birlikte Anadolu'ya gelmiştir. Daha sonra hocası ile bütün Anadolu'yu gezmiş; özellikle esnaflara ve halka, İslâm'ın alış veriş bilgile­ri hakkında son derece çarpıcı vaazlar yapmıştır. Bu vaazları sayesinde esnaf teşkilatları ortaya çıkmış; Anadolu'da Ahi Teşkilatlarının kurucusu olarak şöhret kazanmıştır. Daha sonra Ahi Evran, geniş halk kitlelerini, dini bilgilerle donatmak için yıllarca irşat görevini bıkıp usanmadan sür­dürmüştür.
    Zile'ye yerleştikten sonra, çevresinde yüzlerce talebe toplanmış; bu talebeleri ilim ve irfanla yetiştirdikten sonra Anadolu'nun dört bir tarafı­na göndermiştir.
    Ahi Evran, vaazlarında son derece sade bir dil kullanarak halkın an­layacağı bir yorum ve misâllerle binlerce insanın gönlünü kazanmıştır. Allah rızasından başka bir gaye gütmemesi; ahlakının güzelliği, mala mülke önem vermemesi gönülleri fethedecek yumuşak ifadesiyle herke­sin sevgisini kazanmış, keşfedilmemiş gönüllerin kapıları aralamıştır.
    Gerek gönül dilindeki kerameti, gerekse diğer meziyetleri sayesinde binlerce insanın etrafında toplanmasına sebep olmuştur.
    Ahi Evran, yalnız Tokat'ta değil, bütün Anadolu'da, esnafların Piri olarak tanınmıştır.
    Ahi Evran Hazretlerinin türbede bir asası vardır. Ölümcül hastalar, bu türbeyi ziyaret ettiklerinde; asa suya batırıldıktan sonra, asanın ucundan damlayan su, hastaya içirilirmiş. Hasta bu tılsımlı suyu içtikten sonra eğer uyanabilirse; hastalıktan kurtuluşu mümkün olurmuş. Şayet hasta, kendine gelemezse ölümü yakın olurmuş.
    Ahi Evran'ın bazı konularda kitap yazdığı söylense de, henüz bu ko­nuda elimize somut bir bilgi geçmiş değildir...





    Kategori : Zile Hakkında    Ekleyen : admin    Okunma Hiti : 13021



     » Bilgi Notları Kategorileri
    Dosya Ekle  
    Diğer Dökümanlar  (4)
    Zile Dökümanları  (69)
    Zile Hakkında  (13)
    Zile Makaleleri  (146)

     » En Çok Okunan Notlar
    ZİLE'DE KARA.. 32342
    MUTFAĞIMIZ.. 19253
    ZİLE MAHALLE .. 18311
    TARİHİ V.. 17118
    ZİLEYE BA.. 16698
    ZİLE'NİN.. 13021
    Nurhan GİRGE.. 11935
    ZİLE'DE A.. 11347
    Zile Beji Oldu Ama.. 10340
    CAHİT KÜ.. 9940

     » En Son Eklenen Notlar
    KAYBETTİĞ.. 4373
    ZELA SAVAŞI&#.. 6173
    ZİLE VE .. 3191
    ZİLE TARİ.. 6338
    ZELADAN ZİLEY.. 4560
    CAHİT KÜ.. 5276
    BİR ZAMANLAR.. 4845
    HÜSEYİN .. 4874
    ZİLE'DE A.. 11347
    1917 YILINDA Z.. 5243

     » CopyrightFacebook'ta Paylaş / Tavsiye Et / İletişim / Yukarı Git « 
    «•´`•.(`•.¸ ¸.•´).•´`•» Z♥ İ ♥ L ♥ E ♥ M ♥ İ ♥ Z ♥ İ (¯`•._.•._.•´¯) S ♥ E ♥ V ♥ İ ♥ Y ♥ O ♥ R ♥ U ♥ Z «•´`•.(`•.¸ ¸.•´).•´`•»
    Ayyıldız Tasarım By Göksunlu